Hacımehmet

Yine böyle açlıktan kırıldığımız bir gündü.Bir deve ele geçirmiştik.Ben uzakta olduğum için devenin yanına biraz geç gelebilmiştim.Oraya vardığımda deve bir iskeletten ibaret kalmıştı.Karakuşun avını yiyip ardında bir iskelet bırakmaması gibiydi bu olay.Kasaturamla iskeletin sağını solunu yokladım.Nafile.Et namına hiçbir şey yoktu.Kemikler kasaturalarla sıyrılmıştı.
Yapacak bir şey yoktu. Çaresizlik içinde, devenin tabanındaki gönleri kestim. Biz bu gönleri ayakkabılarımızın altına çakardık. Biz altı sağlam ayakkabı giyemedik. Ayakkabılarımızın üstü sağlam altı yoktu.Devenin tabanındaki gönleri kestiğimde gördüm ki,altında et de var.Onları keserek ekmek torbama koydum ve doğru onbaşımın yanına gittim.

DEVE TABANI YEMEK

     “Onbaşım” dedim,”Geç kaldım ama erken gidenlerden daha karlıyım ben.”  “Neden” dedi.”Bakın” dedim.”Bu gönleri ayakkabılarımızın altına çakar,taban etlerini de pişirir yeriz.”Düşmanın göremeyeceği bir tepenin arkasında ateş yakıp etleri pişirip yedik.Tuzumuz yoktu.Çölde çorak toprağın üzerinde bir kalkamak olurdu.Bu maddeyi kutulara koyarak tuz olarak kullanırdık.Etlerimiz piştikten sonra kasaturayla parçalayarak yemek istedik.Fakat,daha önce bileylenmiş,keskinleştirilmiş,az oldukları halde kasaturalarımız etleri kesmedi.Kasaturalarımızın kesemediği derece sertleşmiş etleri dişlerimiz nasıl kesecekti.Etleri atamazdık,çünkü açtık.Taşların üzerine koyduk ve taşlara vura vura ezdik.Tel tel oldular,kadayıflaştılar.Sonra onları çöl toprağından elde ettiğimiz tuza batırarak yedik.

    Daha sonra su içmek için karargahın olduğu yere gittim.Orada bir kuyu vardı.Kuyuda su kalmamıştı.Askerler kuyunun başına toplanmışlar su bekliyorlardı.Kuyuya adamlar indirilmiş,içindeki çamuru,alttan su çıkar diye yukarı boşaltıyorlardı.Fakat kuyunun suyu dipten gelmiyordu.İlerde bir dağa kadar uzanan bir kanaldan geliyordu ama bu su da ancak yağmur yağdığında birikiyordu.Yağmur yağmadığı için su da yoktu.Su çıkmayınca askerler çıkarılan balçığa hücum ettiler.Teneke teneke çıkarılan çamur askerler tarafından kapışıldı.

ÇAMUR EMİYORDUK

  Çamuru alıyoruz,kapabildiğimiz kadarıyla alıyoruz,bir mendilin veya bir çaputun içine koyar ve bezin dışında emmeye başlıyoruz.Çapu.tun içindeki balçığı sömürüyoruz.Emdikten sonra attığımız çamur kupkuru hale geliyor.Attığımız zaman bakıyoruz ki emdiğimiz bu çamurun içinde böcekler ve solucanlar dolaşıyor.Böceğe solucana aldırdığımız falan yok;bizim sıkıntımız,emebilecek kadar çamur bulamamaktı.

  Ben ve bizim yaşıtlarımızın çöllerde savaşırken yaşadığı hayat böyleydi.Yedi sene.Dile kolay.Yedi sene çöllerde  bu şekilde askerlik yaptım.Şimdiki askerler,askerlik yapmıyorlar yaşıyorlar.Porselen tabaklardan nefis yemekler yiyorlar ama gene de babalarından para istiyorlar.Burada anlatabildiklerimin yaşadıklarımın binde biri bile değildir.Bunlar,anlatmakta tükenmeyecek bir acıdan küçük kırıntılar olabilir sadece.

     Ta o zaman,çektiğim susuzluk sebebiyle ahdetmiştim.Allah’a,”Allah’ım eğer bir gün köye dönmek nasip olursa,Sülüklü Çeşmesi’nin önündeki çamurlardan,sığırların ayak izlerinin içine biriken sulardan su içeceğim” diye söz verdim.

     Allah,öldürmeyince öldürmüyor.Başımdan ne dertler ve sıkıntı geçti de ölmedim.Yedi sene sonra köyüme döndüğümde bu vaadini yerine getirdim.Çeşmenin başındaki genç kızlar ve gelinler,çamurun içinden su içerken beni gördükleri zaman,onlardan utandığım için,suyu çeşmeden içmediğimi sanmışlardı.Onlara göre,kendilerinden utandığım için çeşmenin başına gidememiştim.”Amca gel buradan iç.O pis su içilmez” diye bağırdılar.”Yok babacım” dedim,”Verilmiş bir sözüm vardı da ondan buradan içiyorum.”Onlara olayı uzun uzun anlattım.

ASKERİNİ GERİ ÇEK

     Ben bu çöllerde Sina çöllerinde ve Kanal’da yedi sene kaldım.Memleketten haber yoktu.Memleketimin kuşları bu çöllerin üzerinden geçmiyordu.Kuş uçmuyor,kervan geçmiyordu.Memlekete,memleketteki yakınlarımıza hasrettik.Özlüyorduk,merak ediyorduk ama haber alamıyorduk.Hudutta bu şekilde yıllarca bekledik.Bir tek amacımız:Düşmanı Medine’ye sokmamak.

     Dediğim gibi,Fahrettin Paşa’ya “Askerini çek” diye emir geldiği zaman o da, ”Bir tek kurşunum kalıncaya kadar savaşacağım,yenilirsem son kurşunu da sıkarım” dedi.”Geri dönmem” dedi.O zaman Müslümanlığa çok önem veriliyordu.”Mekke-i Mükerreme’yi,Medine-i Münevvere’yi terk etmem.Erzak göndermezlerse bizde

hurma çekirdeği ile savaşır.Benim askerim,kavurur,döver hurma çekirdeği yer gene savaşır” dedi.

ERZAK YOLUMUZ KESİLİYOR

   Bu sırada Araplar,Medine’den Şam tarafına asker göndermeyelim diye,erzak göndermeyelim diye,Tebük istasyonu yakınındaki bir köprüyü askerlerimiz geçerken dinamitlediler.Tren askerlerle birlikte havaya uçuruldu.Araplar koydular.Bu Araplar yüzlerine bakılacak insanlar değiller.O zamanlar Araplar’ın elinden çok şey çektik.Biz bu tahrip edilen köprünün tamiriyle uğraşırken,Şam tarafında bir tren yolu köprüsünü daha havaya uçurdular.Yollarımız kesilmişti.İstanbul’dan ne cephane geliyordu ne de asker ve erzak geliyordu.Çaresizdik.Tek geçim ve yaşama kaynağımız hurma ağacı ile hurma çekirdeği.Hurma ağacının içinde lahana göbeği gibi bir göbek vardır.Yumuşak bir şeydir.Bu göbeği kesiyor ve onunla besleniyoruz.Şehrin içindeki hurmaları yedik bitti.Sıra ağacındaydı ve bu beyaz ve yumuşak hurma göbeği imdadımıza yetişti.Allah’ın nimeti tükenmiyor…

MEDİNE MÜDAFAASI

   O sırada harp yapılacağı ilan edildi.Daha tren bombalanmadan sivilleri Türkiye’ye sevketmiştik.Medine halkını,gidin canınızı kurtarın diye Adana’ya ve Konya’ya sevkettik.Abdurrahman varya burada.Geçen sene senin babanla Hacca giden Abdurrahman.O da vardı o zaman Türkiye’ye gönderdiklerimizin arasında.Üç sene bu şekilde muhasara altında,üç buçuk sene esarette yaşadım.

   —Evet Fahri Paşa geri çekilmeyi kabul etmedi.Köprüler bombalandı.Sizi nasıl esir aldılar.

Halka şeklinde Medine’nin etrafını çevirdik.Şehre düşman sokmuyoruz.Medine’den Fahri Paşa’nın yanında,Şam’da,Bağdat’ta,Halep’te Araplara teslim olmayan paşalar vardı.Paşanın maiyetinde okumuş paşalar vardı.

    Medine Müdafaası’nda bir nefer olarak savaşan Gazi Hacı Mehmet, Medine’nin teslim oluşunu anlatmaya şöyle devam ediyordu.

 —Bu paşalar Arap’tılar ama Arap’ların yanında yer almamışlardı. Son günlerde işler kötü gitmeye başlayınca onlar da İngilizler’den yana olmayı planlamışlardı. Fakat bunlardan bizim haberimiz yoktu.Fahri Paşa onların bu gizli niyetlerini anlayamadı.Ne bilsindi,nereden bilebilsindi…

   Fahri Paşa her Cuma Harem-i Şerif’e gider,Peygamber’in türbesinde namaz kılardı.Silahlı askerleri kendisi namaz kılarken dışarıda onu beklerdi.Paşa’nın yanında bulunan Arap yaverler ise camiye girerlerdi.Onlar da Fahri Paşa ile birlikte namaz kılmak için camiye girerlerdi.

    İngilizler bu yaverlere, kendi hesaplarına çalışmaları için para yedirmiş.O gün Fahri Paşa,Peygamber’in türbesine yatsı namazı kılmaya gitmişti.Fakat Paşa onların ne tür planlar hazırladıklarını blmiyordu.Paşa’ya şirin gözüküyorlar ve İngilizler’in hesabına çalışan Araplar’dan hesap soracaklarını söylüyorlardı.Paşa da onlara güveniyordu.

    Yatsı namazına girdiklerinde, bu adamlar, Paşa’nın nöbetçileri dışarı da beklerken, Paşa’yı apar-topar yakalıyorlar ve Avali kapısı denilen arka kapıdan hecin devesine bindirerek, ileride bekleyen diğer bir grup Arap’a teslim ediyorlar.Türbenin arka tarafı,hurma ağaçlarıyla dolu geniş bir orman.Tenha ve asker de yoktu.Paşa’nın silahlı askerleri olup bitenden habersiz dışarıda bekliyor.Böylece Araplar Paşa’yı ellerini arkadan bağlayarak götürüyorlar.

  —Evet, bizim nesil olayların bu kısmını bilmiyor…

 Evet Paşa’yı yakaladılar ve dışarıda bekleyen Araplar vasıtasıyla Mısır’a İngilizler’ götürüyorlar.Dışarıda bekleyen nöbetçilere, “Paşa içeride ibadette kalacak,kışlalarınıza dönün” diyorlar.Onlar da kışlalarına dönüyorlar.

    Paşa’yı kaçıran Araplar,daha sonra Paşa’nın kendi mührü  bulunan bildiriler dağıttılar bütün bölüklere,bütün askerlere…Paşa’nın teslim olup gittiği yazılıydı.Bu haberin asker üzerindeki etkisi korkunç oldu.Zaten hurma çekirdeği yiyorduk.Bu bildiri dağıtıldığı zaman asker zaten açlıktan kırılıyordu.

“PAŞA TESLİM OLDU” DEDİLER

    —Çekirge yendiğini de duymuştuk.

     Evet doğru…Çekirge sürüleri geldiği zaman,onları toplayıp kavurarak ya da pişirerek yiyorduk.Neyse “Fahri Paşa teslim oldu başınızın çaresine bakın” dendi askerlere.Araplar gelecek,sizi Yanbo’ya götürecek ve oradan da vapura bindirerek şehre götürecekler.

   —O sırada siz askerin içinde miydiniz?

  Askerin içindeydim tabii.Bende oradaydım.Ondan sonra Araplar develeriyle “Lü-lü-lü-lü” diye sesler çıkartarak Medine’ye girdiler.Askerlere yiyecek dağıttılar.”Açtık,bunlar imdadımıza yetişti” densin diye yiyecek dağıttılar.İngilizler’in gönderdiği erzakla önce gönlümüzü ve sonra hiçbir zorlukla karşılaşmadan silahlarımızı aldılar ve odun gibi yere yığdılar.Daha sonra bizi develere bindirdiler.Her devede iki kişi vardı ve üç gün içinde Yanbo’ya ulaştık.Yanbo deniz kenarında bir yerdi ve başımızda Arap şeyhleri vardı.Ellişer-altmışlar kişilik gruplar halinde bir binadaki odalara dağıtıldık.Bizi hemen teslim etmediler.Binanın üzeri yandığı için açıktı ve denizin dalgaları su buharını üzerimize savuruyordu.Üst üste yatıyorduk,hava soğuktu ve her taraf ıslaktı.Başımızda nöbetçiler bekliyorlar.Askerin biri gece tuvalete çıkıyor,geldiğinde bir de bakıyor ki bir vücutluk yerini başkası kapmış.Bu sebeple yer kavgaları oluyordu.

BİZ ESİRLERİ İNGİLİZLER’E SATACAKLARDI”

    Sabahleyin Arap şeyhin bizi,adam başı altı sarı lira karşılığında İngilizlere edeceğini öğrendik.İngilizler askerleri Mısır’a götürecekler.Kafamda planlar kuruyorum.”Yahu” dedim,”Ben buraya kadar geldim,Medine’yi gördüm,Efendimiz’i ziyaret ettim ama Kabe-i Muazzama’ya gidemedim”.Aklım fikrim ordaydı.Yaşamamın sebebi oydu.Ben şimdi orayı görmeden İngilizler’in eline geçecek,İngilizler de biz esirleri Hindistan’a götürecekti.Daha sonra bizi kesecekler miydi kuma mı gömeceklerdi bilmiyorduk.

   —O sırada Türkiye’den ayrılalı kaç yıl olmuştu.

   Üç sene olmuştu.Evet ben İngilizler’e teslim olmadım.Arapça da biliyordum.Kendi kendime “Yahu” dedim, “Şu Arap şıhına bir yalvarayım” bakayım.Bir ihtimal,bu şıhın yanında kalabilirsem belki hacca gidebilirim.Bu adam ne de olsa Müslüman’dır,belki merhamet eder bana.” Arapça biliyordum.Üç yılda,orada Arapça’yı öğrenmiştim.Gittim şıhın devesinin önüne,şıha bir selam verdim ve ona dedim ki, “Ya şıh ente Müslimun ve ene Müsliman”, “Allah vahid Peygamber hak.”vs…dedim.Yani, “Şeyhim sende Müslüman’sın bende Müslüman’ım.Benim kellemi burada al,beni İngilizlere gönderme.Benim kanım Müslüman toprağına aksın dedim.Arap şıhı bunu üzerine merhamete geldi.”Seni memleketime götürsem gelir misin?” dedi. “Gelirim” dedim. “Peki öyleyse ,getirin hecini ”dedi.Deveye bindirdiler ve beni şehrin dışındaki kurdukları çadırlardan birine götürdüler.Kazanlar kaynıyordu Arap karargahında,pirinç pilavından ete kadar her çeşit yemek vardı.Açlıktan geliyordum,hurma çekirdeği yiyen insanların,hurma çekirdeği yiyerek mukaddes topraklarımızı savunan binlerce insanın arasından geliyordum.Açtım.Her on kişinin önüne büyük bir leğen pilav,pilavın üzerine pişmiş bir koyun koyuyorlar ve herkes istediği kadar yiyordu.Benim önüme de bir tepsi yemek koydular.Şıh geldikten sonra bir tepsi de hurma getirdiler.Elimle yemeye çalışıyordum fakat yemek ne yapsam dökülüyor.Üç buçuk yıl o şıhın yanında kaldım.

                                       ASKER BOZULMUŞTU       

  —Şıh diğer esir alınan Türker’in hepsini İngilizlere sattı mı?

—İngilizlere sattı. O,orada, Şam’da yakalananlar Şam’da İngilizlere satıldılar. Bozulmuştu bir kere asker gayrı.

—Siz Şeyhle konuşma imkânını nasıl buldunuz? Esirleri tek seyh’in önüne mi çıkarıyorlardı?

—Hayır. Ben gruptan ayrılarak yaptım bu işi. Benim bölük vagona binerken, arkadaşlara,“Arkadaşlar ben kalıyorum, hakkınızı helal edin, yolunuz açık olsun”

Dedim ve helalleşerek ayrıldım.

—Atlayarak anlatıyorsunuz galiba. Çadırda yemek yediğinizi söylüyordunuz biraz önce sonra Bu yemekten sonra neler oldu.

—Çadırda yemek yedikten sonra memleketine gittik. Şark

’ta Kuveyt tarafında bir yer. Memleketinin adı Badelfıra… Vadi içindeki bu şehirde Şeyhin kabilesi oturuyordu ve Adana büyüklüğünde bir şıhındı. Orada her şeyhin bir şehri ve çok geniş arazisi var.Nasıl Amerika’da eyaletler varsa orada da şeyhlerin kendilerine ait nüfuz bölgeleri  vardı.Bu şıhın yanında dört sene kaldım.Bu adam Padişahları ve Türker’i çok seviyordu.Bana “bakma sen” demişti  bir gün,“siyaset yüzenden Şerif Hüseyin İngilizlerden yana çalıştı,ama ben Türkleri çok severim” Oradaki ilk günlerimizde herkes ziyaretime gelirdi.“Türki gelmiş. Türkî gelmiş.”Diye merak ediyorlar ve ne zaman çarşıya çıksam etrafımı sarıyorlardı. Eve dönerken kapı aralarından beni seyrederlerdi. Tıpkı bazı yerlerde bizim insanımızın turistlere merakla baktığı gibi. Fakat onlar bizden daha meraklıydı.

ŞEYHİN HESAPLARI

—Hiç Türk görmemişler miydi o güne kadar.

—Görmemişler, hiç Türk görmemişlerdi. Orada kaldığım ilk bir yıl içinde Arapça yı iyice öğrendim. Bir yıl sonra şıh baldızını bana verdi. “Bak” dedi bana. “Sana baldızımı veriyorum. Burada çol-çocuk sahibi olursun. İşte hecin, işte at, işte para. Ayağın yere değmez. Ben seni sevdim. Eğer sevmeseydim seni öldürürdüm. Üç oğlum vardı,bir de sen geldin dört oğlum oldu.” Bir yerde kaç oğlun var diye sorduklarında şıh dört oğlum dite cevap verirdi. Beni de sayardı:

—Peki, şıh Osmanlı’nın gelmesinden korkuyor muydu?

—Çok korkuyordu Osmanlı’nın gelmesinden. “Bu Osmanlı, bu memleketi bırakmaz mutlaka gelecektir.”derdi bana ve şunları ilave ederdi. “Çünkü buralar Türker’in mukaddes beldelerdir. Bu beldeyi İngilizlere bırakmaz. Osmanlı geldiği, Türk paşası kabilemize yaklaştığı zaman ben seni paşanıza gönderirim, maiyetine oğullarımı vereceğimi söylersin. Çukurova ve İskenderun büyüklüğündeki bu havali bu şeyhin elinde. Bu adamı bu topraklarda serbest bırakırsan, senin emrine girecek dersin. Beni burada everdiler, çoluk çocuk sahibi yaptılar, burnumu dahi kanatmadılar, hecin ve at verdiler. Beni yürütmediler. Türker’i çok sevdikleri için, bana bu kadar iyi baktılar dersin.”

Bana çıkarları için bir alet olarak bakıyor yani. Kabile mensuplarına da şunları söylemişti şeyh, “Bu Türkî Hacı Muhammed ne zaman karşınıza çıkarsa, atınızdan hemen inin ve eline varın. Bineğinizden inin ve ona selam durun.”Evet, bu kadar salahiyet vermişti bana, evladı olarak bakıyordu.

—Yani, şıh çıkarları için Türker’i seviyor gözükmüş olamaz mı?

—Orasını bilemiyorum. Belki ikisi de. Her iki tarafı da idare etmek istemiş olabilir.

—Yani İngilizler geldiğinde İngilizlerden, Osmanlı geldiğinde Osmanlı’dan yana…

—Evet. Kapalı. Siyasetçi bir adam. Kendine daima açık kapı bırakıyor.

—Şıhın adını hatırlıyor musunuz?

—Elbette hatırlıyorum. Şıh Mahmut Zübeydi. Oğulları hala yaşıyorlar. Mekke’deler.

—Şeyhin yanında dört sene kaldınız. O günlere ait hatıralarınızdan söz eder misiniz?

—Ben orada şeyhin sağ koluydum. Para kasasının anahtarını bana verirdi. Oğullarına güvenmez bana güvenirdi. Şeyh yazın yaylaya gittiğinde, gerideki idareyi bana bırakırdı. Tüfekle nişancılık yarışmaları yaparlardı. Bir gün bu yarışa ben de katıldım. Hedef tahtaları vardı ve isabet kaydedildiğinde tahtada delik açılırdı. Aldım tüfeği elime ve ateş ettim. Hedef tahtası darmadağın oldu. Hepsi hayretler içinde kaldılar. Tesadüf bu ya, mermi, hedef tahtasındaki budağa isabet etmişti ve tahtanın tamamının parçalanmasına yol açmıştı. Yarışa katılanlar tahta parçalarını şeyhe götürdüler ve ona benim kendilerinden daha iyi bir nişancı olduğumu söylediler. Şeyh o zaman tüfeği bana hediye etti.

TÜRK HERKESİ YENİYOR

Benim biraz da güreşçiliğim vardı. Bazen güreşler yapılır ve birer ikişer rakiplerimi yenerdim. “Türk herkesi yeniyor.”diye adım çıkmıştı. Bir gün bizim şeyhin üç oğluyla bir amca çocukları bana gelmişler ve “Dördümüzü birden yenemezsin” demişlerdi. Serde Türklük var ya, “Yenerim fakat evin içinde olmaz.” demiştim. Dışarı çıktık. Etrafımı sardılar. Amaçları beni yakalayıp yıkmak. O zamanlar çok çeviktim. Yakalattırır mıyım hiç kendimi. İlk ikisini ekarte ettikten sonra diğer ikisi üzerime gelmeye cesaret edemedi. Böylece dördünü birden yenmiş oldum. Bu sebeplerden dolayı beni orada herkes parmakla gösterirdi.

—Evlendiniz, eşiniz var. Çocuğunuz olmadı mı?

 —Çocuğum olmadı. Olmayınca ben de oraya ısınamadım. Memleket burnumda tütüyor. Yedi sene insanın baba ocağından ayrı kalması kolay değil.

“MEMLEKETE DÖNÜYORUM”

—Bu sırada harbin nasıl gittiğinden haber alamıyor muydunuz?

—Türkiye’den hiçbir haber alamıyordum. Memleketin kuşu uçmuyordu. Ortalık bir düzelse de dönsem diye hayaller kuruyordum. Ben köyümden çıkarken anam ölmüştü ama babam sağdı. Amcalarım Çanakkale’ye gitmiş, dönmemişlerdi. Şeyhin yanındayken, kendisiyle birlikte iki kez hacca gittim. Bir sefer de, şeyhin vekili olarak gittim. Mekke’ye vardığımda hecin devesinin üzerinde bütün Mekke’yi geziyor, Türk hacılar arıyordum. Her yerden hacı geliyordu. Türkiye’den gelmiyordu. Niyetim vatana dönmek. Türk hacı bulamayınca Beyrutlu hacılar buldum. Onlara başımdan geçenleri anlattım.  “Türkiye’ye dönmek istiyorum, sizinle Beyrut’a gidebilir miyim?” dedim. Bir tanesi Türkçe biliyordu. Çünkü Buharalı’ydı. “Olur, gelebilirsin”  dedi. Üç sarı liram vardı. Üç sarı lira o zaman iyi paraydı. Bu liralardan biriyle pasaport aldık ve dönüş planı yaptık. Bu haralı hacıya, “Sen benim amcam ol. Seni bizim kabileye götüreyim ve sen onlara, babamın ağlamaktan gözlerinin kör olduğunu söyle. Beni geriye götürmeye geldiğini söyle. Ben biraz dinlenir, gitmek istemiyormuş gibi yaparım ama sen aldırma. Hatta bana bir iki tokat at ve gitmezsem devlet zoruyla götürürüm de. Onlar devletten çok korkarlar ve sana ses çıkaramazlar.” dedim. Benim şıhın kabilesi devletten gerçekten çok korkuyordu. B u planı uyguladık. Ben eşyalarımı ve bana verilen hecin devesini teslim ettim. Beyrutlular bana hecin devesini sat ve yol harçlığı yap dediler ama yapmadım. Arkamdan, “Bak gördün mü, biz de bunu dürüst sanıyorduk, devemizi kaçırıp sattı.” demesinler diye düşünmüştüm. Bu sırada şıha da bir mektup yazdım, kusura bakmamasını söyledim. Mektupta ayrıca, “Eğer ileride harp çıkarsa, yani Mekke’yi kurtarmak üzere Türkiye’den bu tarafa ordu gönderilirse, ben bu orduya katılır sizinle alakadar olurum” dedim. Şıha ayrıca birkaç da hediye gönderdim. Ertesi gün Cidde’den vapurla yola çıktık. Süveyş Kanalı, İskenderiye ve Port Sait yoluyla Beyrut’a geldik. Orada bizi 15 gün karantinada tuttular. İskenderun’a kalkan bir vapur vardı. Mersin’e gitmiyordu ama memleketime yaklaşmış oluyordum. Bu vapurla İskenderun’a geldim.     

devam edecek...

BARDAT
 
Reklam
 
HABERLER
 

SPONSORLAR
 

SİTEMİZE KATKILARINDANDOLAYI
ULU İNŞAAT AİLESİNE
TEŞEKKÜR EDERİZ

  SİTEMİZEKATKILARINDANDOLAYI
ARDA GOLD'A
TEŞEKKÜR EDERİZ

 

=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=
.....